Autor: Sibel Schick

Kuku mu o duvardaki?

  Bu hafta bir kadın arkadaşımın doğum günü partisine gittim. Arkadaşım 30 yaşına gireceği için çok heyecanlıydı. Partisi için tam bir program hazırlamış, tüm davetlilere posta ile birer davetiye göndermişti. Herkes saat en geç 7’de orada olmak zorundaydı, çünkü bu saatte hazırladığı program başlayacaktı. Adresine davetiye ulaşmamış kimsenin gelmesini istemediğini belirten arkadaşım, aynı zamanda erkeklerin partiye alınmayacaklarının da altını çizmişti: „Kadın kadına olacağız. Kocalarınızı ve sevgililerinizi evde bırakın.“ Buna cevaben yazdığım „Kocamı evde bırakıp sevgilimle gelebilir miyim?“ mesajına ise „Yav he he“ şeklinde bir cevap vermişti. Beraber gittiğim arkadaşım Banu ile bu cankuşumuza bir sürpriz hazırlamak için beyin fırtınası yaparken aklımıza harika bir fikir geldi: Madem kadın kadına olacaktık, o zaman kadınlıkla ilgili bir aktivite için harika bir fırsattı bu. Biz de kağıt, renkli kalem ve yapışkanlı sim aldık ve bir vulva resmi çizme atölyesi düzenledik. Herkes hayalinde canlandırdığı veya sahip olduğu gibi vulva çizebilecekti, ya da vulvayı temsil ettiğini düşündüğü herhangi bir şeyi. Yaratıcılıkta sınır yoktu! Oldukça heyecanlı bir şekilde internette örnek resimler aramaya başladık ve beğendiğimiz resimleri yazdırıp yanımıza aldık: Vulva, vulvaya benzeyen …

Bekir Coşkun ve Boncuk Gözlü Çocuklar

Sayın Bekir Coşkun, „bizim çocuklarımız“ diye bahsettiğiniz çocuklar kim bilmiyorum, fakat benim hiç Atatürk’ü düşünmekten gözlerimde boncuk boncuk yaşlar olmadı. İçlerinde minnet, güven, sevgi ve umut hislerinin fırtınalar kopardığı çocuklardan bahsetmişsiniz, ben Türkiye Cumhuriyeti topraklarında yaşadığım 23 senenin tek bir gününde bu hisleri taşımadım. Elbette gözlerimi boncuk boncuk edip dudaklarımı titreten yaşanmışlıklarım var, fakat bunların kaynağı hiç o sizin bahsettiğiniz çocuklarda olduğu gibi olumlu hisler olmadı, eğer o bahsettiğiniz çocuklar varsa tabii. Çok değer verdiğiniz ve ciddiye aldığınız bir şeyin yanına eğlenceli bir şey konmasını kahredici bulmuş, 25 Eylül tarihli yazınızda adeta içinizi dökmüşsünüz. „Cumhuriyetin yıkılmasından“, Atatürk’ün isminin birçok yerden silinmesinden, büstünün yanına tuvalet yapılmasından, okul duvarlarından resminin indirilmesinden duyduğunuz sıkıntıyı kaleme almışsınız. İnsanın neredeyse üzülesi geliyor. Neredeyse. Söylesenize, siz hiç çocuk oldunuz mu? Yoksa dünyaya şu an olduğunuz o yetişkin adam olarak mı geldiniz? Sizi hiç olmadığınız bir şey olmaya zorladılar mı çocukken Bekir Bey? Siz, bahsettiğiniz o gözleri boncuk boncuk yaşlarla dolan çocukların yaşındayken ülkenizin tarihini hazmedebilecek potansiyele sahip miydiniz? Yoksa yalnızca „büyüklerin“ size hissetmenizi ve düşünmenizi buyurduğu şeyleri mi hissedip düşündünüz? Sevgi …

Was ich als Feministin von Sexarbeiterinnen lernte

Neben des Studiums und meiner journalistischen Tätigkeit, bin ich in einer pro-aktiven feministischen Organisation tätig. Wir sind insgesamt zehn Frauen, vier davon leben in unterschiedlichen Ländern, und der Rest wohnt in der Türkei. Wir bieten Internetnutzern Aktionen gegen Sexismus in der Türkei, und arbeiten ausschließlich für das türkischsprachige Publikum. Vorletztes Jahr wurden wir als neue feministische Organisation mit einer Meldung konfrontiert: Eine transsexuelle Sexarbeiterin, Kemal Ördek, wurde in ihrer Wohnung in Ankara von zwei Cis-Männern vergewaltigt und beraubt. Als sie endlich flüchten konnte und zur Polizei ging, reagierte ein Polizist mit einem „Wann stirbt dieser Lut-Klan endlich aus?“ Sie wurde stundenlang warten lassen, bis sie aussagen konnte und während des Aussagens wurde sie immer wieder gestoppt: „Sei still, rede nicht, ohne dass dich etwas gefragt wird.“ Lut Klan sind nach dem Koran die Bewohner der Stadt Sodom, die Vergewaltigung, Inzest und Homosexualität als alltägliche Praxis auslebten. Nach Koran wurden diese zuerst durch einen Propheten gewarnt, änderten jedoch ihre Lebensweise nicht und so wurden sie von Gott zerstört. Ich bin kein Gläubiger Mensch, aber das spielt …

Ist Wiesenhof besser als die Vergewaltiger selbst?

Es ist eine Schande, dass wir Feminist*innen niemals so ein kurzes Werbevideo hinkriegen würden wie die Wurstwerbung von Wiesenhof mit Atze Schröder, das die Beziehung zwischen der Vergewaltigungskultur, dem Patriarchat und Fleischkonsum so knapp und klar zusammenfasst. Dass die feministische Literatur nicht genauso einfach und verständlich ist wie die antifeministische, ist eine Hürde, die wir dringend überwinden müssen. Die erste Frage, die man sich hier stellt ist wahrscheinlich warum Wiesenhof Vergewaltigung lustig findet, sodass in einem angeblich humorvollen Werbevideo darauf angespielt wird: Die Wurst ist so groß, dass Gina-Lisa Lohfink, die überlebende einer Vergewaltigung, nach dem Konsum dieser langen Wurst in die Traumatherapie gehen müsste. Was Wiesenhof für ein Unternehmen ist, wissen wir. Das Material, das von PETA veröffentlicht wurde, kennen wir. Wiesenhof tut mit den Vögeln, die er züchtet und schlachtet, alles, was er für richtig hält. Wiesenhof verkrüppelt Enten, zerschreddert Küken und ihre Mitarbeiter treten die Vögel durch die Gegend, die in ihren Lagern gehalten werden. Wiesenhof verkauft Gewalt. Wiesenhof ist nichts besseres als die Männer, die Gina-Lisa Lohfink vergewaltigt haben. Darum findet …

Kürtaja Uludere denmesi yalnızca kadınların sorunu değildir

Cumhurbaşkanı yeniden kadın bedenine dil uzattı ve Müslüman ailelerin doğum kontrolü kullanamayacağı açıklamasında bulundu. AKP’nin kadın düşmanı politikalarını; kadınların kocalarından şiddete uğradıklarında sığındıkları evleri kapayan, açık kalanlarına inatla geçici konaklama ifadesi yaratacak şekilde “konuk evi” diyen, Kadın Bakanlığı’nı Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın bünyesine dahil edip, kabinedeki tek kadın vekili de bu bakanlığın başına getirirken aynı esnada kadınların boşanmalarına engel olabilmek, onları hayat boyu şiddet gördükleri evlilikleri sürdürmek zorunda bırakmak için çalışmalar yürüttüğünü unutmayalım. Peki AKP kadınları istemedikleri evlilikleri ve gebelikleri sürdürmeye zorlayarak neyi amaçlıyor? “Zürriyetimizi artıracağız” diyerek niyetini açıkça belli eden Cumhurbaşkanı elbette nüfusu artırmak istiyor. Sürdürdüğü halifelik rejimini güçlendirmek için daha fazla ucuz iş gücüne, daha fazla polis ve askere, daha fazla köleye ihtiyaç duyuyor. Biz kadınlar gelişigüzel doğurdukça nüfus artacak, tepedeki bir elin beş parmağını geçmeyenlerin servetine servet katılacak. Aynı esnada bizler tutsak olacak, fakirleşecek, insanca yaşama şansımız olmadan yok olup gideceğiz. Sistem işlemeye, çarklar dönmeye devam edecek ve bunların tamamı ancak kadının sık sık doğurmasıyla gerçekleşebilecek. Bu açıklamanın zamanının ikinci Roboski Katliamı ile çakışması bir rastlantı olmamalı. Kürtaj ve doğum kontrolü …

„Özgürlüğün Dağları Benim İçin Artık Bir Vaat Değil, Bir Hakikat“

Uta Schneiderbanger, henüz genç yaşta tanıştığı Özgürlük Teolojisi’nin de etkisiyle kendine has bir dizi prensiple yaşamış, işgal hareketinde yer almış, siyasî ve sosyal tutsaklara ilgi duymuş bir lezbiyen feministti. Doğduğu küçük şehirden onu Kongra Gel Adalet Komisyonu üyesi olmaya götüren yolculuğunu, ölüm yıldönümüne günler kala birlikte inceleyelim. 1961 senesinde Almanya’nın küçük bir sanayi kentinde, katolik bir işçi ailenin kızı olarak dünyaya gelen Uta Schneiderbanger’in yaşamı, bir Kongra Gel Adalet Komisyonu üyesi olarak 31 Mayıs 2005’te Güney Kürdistan’da geçirdiği bir trafik kazası sonucu son buldu. Uta, henüz çocuk yaşta aktif olarak kilisede görev almaya başladı. Ailesinin etkilendiği ve benimsediği akım olan, Latin Amerika ülkelerindeki hristiyan rahipler tarafından hayata geçirilmiş, kendini “fakirlerin sesi” olarak kabul eden ve dezavantajlı kimliklerin hak ihlalleri, sömürüsü ve baskısı ile mücadele eden bir ideoloji olan Özgürlük Teolojisi 70’li yıllarda Vatikan tarafından resmî olarak reddedilinceye dek bu aktif yaşamını sürdürdü. Kiliseyi terk edişinin ardından bir komünist partiye üye olan Uta, iki ideoloji arasında büyük bir fark görmedi. Daha sonra bu komünist partide hüküm süren ataerkil yapılanmadan dolayı büyük bir kadın grubuyla birlikte buradan …

Boşanma Komisyonu Raporu Demokrasinin Sonu

AKP hükümeti, tıpkı ataerkil ilahî dinler gibi erkek olmayan her şeyi erkeğin malı olarak kabul ediyor ve bunu yasal çerçeveye oturtarak kadının yaşam ve bedeniyle ilgili her türlü söz hakkını gasp etmeyi hedefliyor.   Bundan birkaç ay önce cinsiyet eşitliği mücadelesi verenler olarak kulağımıza şöyle bir haber geldi: “AKP, aile kurumunun güçlendirilmesi için komisyon kurmaya hazırlanıyor.” Fakat o zamanlar, Kadın Bakanlığı’nı Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bünyesine dahil ederek kadının tek yerinin aile içerisinde olabileceğini vurgulamış olan AKP’nin, kadınlara tüm haklarını gasp etmeye girişecek kadar büyük bir darbe vurmaya hazırlandığını görememiştik. Geçtiğimiz gün “Boşanma Araştırma Komisyonu” raporu açıklandı ve anladık ki eğer rapordaki tasarılar Meclis’ten geçerse, gelecekte bugünü Türkiye’ye şeriatın geldiği gün olarak hatırlayacağız. Çünkü rapora göreboşanmaların en büyük nedeni olan şiddeti engellemek yerine boşanmalar zorlaştırılacak, çocukların istismarcılarla evlendirilmesine göz yumulacak, kadınların nafaka hakkı sınırlanacak ve tecavüzcüler hadım edilecek, şiddet durumunda kadının beyanı yeterli olmayacak ve delil ve belge istenecek, aile hukukuyla ilgili duruşmalar gizli yapılacak. Çocukları istismarcı ile evlendirecekler Çocuk istismarında “ilişki rızaya dayalı olabilecek” ve eğer istismarcı, istismar ettiği çocukla beş sene boyunca …

A Long Lost Goodbye: An Open Letter To Joy Williams and John Paul White

It was a cold, humid night and those who know do know that humid is the worst kind of cold. I was living in this huge house with four other people and about as many animals. The sound of the trees in our enormous savage garden was in my ears. I was lying in my bed, the walls of my room were made of a cold breeze. I had my computer on my lap and was scrolling down a certain website, wasting time, not knowing what do with my life, then I stumbled upon a song that a very old friend had shared. It was called „Falling“ and I couldn’t believe my ears. I couldn’t believe that these words and melodies were coming out of a person who was not myself. I was speechless, that two people whom I don’t even know could sing my heart out. I was surrounded by that song immediately and played it more than a few times in a row that night. Days went by and I found more and …